|

ÖNEMLİ BİLGİLER
.
DÜŞKÜNLÜK CEZASI
. DAR
. KERBELA
. EL-BEL-DİL
. Hz. ALİ
. ZÜLFİKAR
. ÜÇLER
. BEŞLER
. YEDİLER
. ONİKİLER
. ONDÖRTLER
. ONYEDİLER
. KIRKLAR
. DÖRT KAPI-KIRK MAKAM
. İKİCİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN
DÜŞKÜNLÜK CEZASI
DÜŞKÜNLÜK; Alevi ve Bektaşi
toplumunda hata yapan Canların kendi
özünü sorgulamaları, kendi
özeleştirilerini yapmaları, Erdemli,
Onurlu, Kişilikli, Şahsiyetli ,
Dürüst, Olgun ve Hatasız bir CAN
olabilmeleri yolunda verilen bir
ceza sistemidir. Bu ceza sistemi
kişinin kendi özünü doğru
sorgulayabilmesi yolunda verilen
manevi bir cezadır. Amaç; tamamen
Can’ın düzgün ve hatasız bir toplum
insanı olabilmesini sağlamaktır.
Alevi ve Bektaşi toplumunun bunca
ağır baskı koşullarına rağmen,
birliğini koruyarak bu günlere
gelmesinde işlevi göz ardı
edilemeyecek bir sistemdir. Cem
ibadeti, bilinen klasik ibadet
anlayışlarından farklı bir
ibadettir. İbadetle beraber
toplumsal meselelerinde çözüme
kavuştuğu kutsal bir ortamdır. Öyle
ya da böyle bir kişi suç işlemişse;
bu kişi Dede'nin,Mürşidin, Oniki
Hizmet Ehlinin ve diğer Talip
Canların denetiminde yargılanır. Cem
de gerçeklesen bu yargılamaya Cem de
bulunan herkes oyları, görüşleri ile
katılırlar ve böylece ortak bir
karara varılır. Halkın direkt
katılımıyla gerçekleşen bir Halk
Mahkemesidir bu. Suçun ağırlığına
göre bir ceza verilir. Düşkünlük,
verilen cezaların en büyüklerinden
birisidir. Düşkün olan kimse
toplumdan dışlanır. Düşkünlüğü ve
dışlanma süresini halk ortak bir
karar ile aldığından toplumda da suç
oranı minimum düzeyde kalmıştır.
Toplumdan tecrit edilip dışlanmak
çok büyük bir ceza olduğundan, o
kişiyi başka toplumlarda içine
almazlar. Düşkünlük süresince kimse
selamını almaz, kimsede selam
vermez. Cezalı talip bu süreçte
cezası bitene kadar devamlı kendi
özünü sorgular. Nefsini arıtır.
Özünü birler. Yeniden yola
girebilmek için Hak aşkıyla yanar
tutuşur. Hata yapmamanın erdemlerini
öğrenir. Bir Japon atasözünde olduğu
gibi “iyi bir kılıç olabilmek için
çok çekiç yemek gerekir” ilkesi
gereğince; Cezası süresince yaptığı
yanlışların bedelini, kendi özüne
sorgulatarak, özünü çeliklemesini
öğrenir. En büyük cezalar; yalan,
kov, kıybet, iftira, dedikodu, kul
hakkı yemek, hırsızlık, cana
kıymaktır. Burada bahsedilen cana
kıymak sadece insan canı değil,
doğada ki varolan bütün canlılardır.
Bir yaş ağacı kesen ve hayvan
katleden kişide aynı bir insan
canına kıymış gibi lanetlenir. Onun
içindir ki! Bektaşilerde hayvan
avlayan avcılar kesinlikle sevilmez.
Genel kanı; tüm canlıların doğada
yaşama hakkı vardır.
DAR
Alevilik ve Bektaşilikte “DAR”
kelimesi çok önemlidir.Köken olarak
Darağacından, Hallac-ı Mansurdan,
Dar-ı Mansurdan, Darda kalmaktan ,
Darda durmaktan gelmektedir. Dar
kapısı en önemli ve son kapıdır. O
KAPIYA GELENLER YİĞİTLİĞİNDEN,
ERDEMLİLİĞİNDEN, ONURLULUĞUNDAN ;
hiçbir zaman taviz vermezler.
Alevilik ve Bektaşilikte en önemli
kapı “DAR KAPISI” dır. Bu kapıyı
herkes geçemez. Cem töreninin en
önemli aşamalarından biri olan ve
haklıyı, gerçeği ortaya koyan “DARI
MANSUR” en büyük kapıdır. Bu kapı
öyle bir kapıdır ki gerçekte sanal,
yani görünmeyen ama hakikatta
geçmesi çok zor “DAR-I DİVAN” dır.
Diğer adı da Dar-ı Mansur olan bu
kapı mahkeme işlevi görmektedir. Ama
bu öyle bildiğimiz mahkemelerden
olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir.
Böyle olduğu için de haklı ve gerçek
her zaman daha yoğun
gerçekleşmiştir.
Dede ve Mürşit huzuruna gelen can bu
“DAR”’da sorgulanır. Özü temiz olan
Can temiz gelir, temiz çıkar. Özü
çürük olan ebediyen nefsini
arıtamaz. Bu ceme ölü giren ve
“DAR”’ a duran Can’lar ; özü temiz
ise bu Ayn-i Cemden diri olarak
çıkarlar. Yeniden doğarlar.
KERBELA
Alevi ve Bektaşilerde diğer adıyla
“LANETLİ KERBELA” diye de anılır.
Kerbela günümüzde Irak sınırları
içinde yer alan bir bölgedir.
Kerbela’yı önemli kılan Hz.
Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu
üçüncü İmam Hüseyin’in 680’de Emevi
halifesi Muaviye oğlu yezit’in
askerleri tarafından Kerbela’da
şehit edilmesidir. Bu insanlık dışı
katliam tarihe "Kerbela Olayı"
olarak geçmiştir.
Kerbela olayı aradan asırlar da
geçse unutulmayacak kadar derin,
anlamlı, öğreticidir.
Kerbela, iyi ile kötünün, zalim ile
mazlumun, lanetli ile kutsalın,
karanlık ile aydınlığın
hesaplaşmasıdır. İmam Hüseyin burada
kutsallığı, mazlumluğu, aydınlığı
temsil etmektedir.
Kerbelaya binbir tuzak ve hile ile
getirilen İmam Hüseyin’in ailesi
yaklaşık 70 kişiden oluşuyordu. Buna
karşın Yezid’in ordusu ise binlerce
kişiden. Yezid’in komutanları, İmam
Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve
böylelikle onu bırakacaklarını
söylediler. İmam Hüseyin asla zalime
biat etmeyeceğini, boyun
eğmeyeceğini ve gerekirse bunun için
şehit olacağını defalarca
tekrarladı.
İmam Hüseyin dediği gibi yaptı ve
Yezid’e biat etmeyerek, onurlu bir
şekilde direnerek şehit düştü.
Kerbela Olayı İslam’da safları
netleştirmiştir. Zalime asla biat
edilmeyeceğini göstermiştir.
Alevilik ve Bektaşilik inancında
Kerbela Olayı büyük bir öneme
haizdir. Aleviler ve Bektaşiler;
dünyanın neresinde olurlarsa
olsunlar, adları ne olursa olsunlar,
Hz. Hüseyin’e bağlıdırlar. Onun için
oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun
çektiği acıları bir nebze de olsa
hissetmek için çile çekerler.
Aleviler ve Bektaşiler sadece yas
tutarak İmam Hüseyin’i anmazlar.
Aynı zamanda ondan her defasından
bir şeyler öğrenirler. Dünya
döndükçe, insanlar varoldukça
Kerbela unutulmayacaktır.
EL- BEL -DİL(ELE BELE DİLE SAHİP
OLMAK)
Alevi ve Bektaşilerin en önemli
ahlak, erdemlilik ve onurluluk
unsuru ögeleridir. Olmazsa olmaz
kurallarının en önemlisidir. Bir
Alevi ve Bektaşiyi tarif etmek için
bu üç unsurun mutlaka oluşmuş olması
gerekir. Bu üç unsur; üçlü saç ayağı
gibidir, herhangi birisi olmazsa
veya eksik olursa o kişi “HAM” dır,
pişmesi ve olgunlaşması için daha
önünde çok uzun bir süreç vardır.
Bazılarının onlarca kitaba, yüz
binlerce sözcüğe sığdıramadığını,
Hünkarı Pir Hacı Bektaş Veli üç
sözcükle anlatmıştır. “ELİNE,
BELİNE, DİLİNE SAHİP OL”.
Alevi ve Bektaşilerde eline, beline,
diline sahip olamayan kişi makbul
bir kişi değildir. Böyle bir kişi
toplumda kesinlikle itibar görmez,
hatta dışlanır. Talip ise hemen
düşkün çıkarılır. Bu üç organ o
kadar önemlidir ki! nasıl ki! “taş
atıldıktan, söz ağızdan çıktıktan,
zaman geçtikten, fırsat kaçtıktan
sonra tekrar geri dönmesi mümkün
değildir” örneğinde olduğu gibi, bu
üç organı yanlış kullanırsan, nefsi
ambereye hakim olamazsan insanı
dürtüleri ile hareket eden bir
hayvana dönüştürür. Ama bu üç organı
bilim ve mantığın doğrultusunda akli
olarak kullanırsan “İNSANI KAMİL” e,
“EHLİ İNSAN” a dönüştürür. İnsanın
bu üç organı toplumu ve insanı
geliştirdiği, özgürleştirdiği gibi
aynı zamanda insanı ve toplumu
düşkünleştirir, yozlaştırır. Hacı
Bektaş Veli, bütün bu gerçeklikten
yola çıkarak Alevi ve Bektaşi
inancında sağlam bir ahlâk sistemi
kurmuştur.
EL; İnsanın eli her türlü iyiliğin
ve yine kötülüğün uygulayıcısıdır.
İnsan eline sahip olmadı mı katil de
olur hırsız da ama İnsan eline sahip
olduğu zaman hep üretir ve üretimden
yana olur. Üreten , emek harcayan,
çaba sarfeden, emekten yana olan
yaratan insan ise; “güzel insan
“dır. Güzel insanda kendisinden
başlayarak topluma hizmet edendir.
Toplumsal huzuru, barışı
sağlayandır.Hacı Bektaş Veli; bu
düşüncesini “EMEĞİ İLE GEÇİNMEYENLER
BİZDEN DEĞİLDİR” diyerek emekten ve
üretimden yana net bir tavır
sergilemiştir. Başkasının sırtından
çalışmadan geçinenleri
dışlamıştır.Alevi ve Bektaşilerde
mesleğinde, işinde veya günlük
yaşamda; yükselmenin ve geçinmenin
en alçakçası; zayıfların,
güçsüzlerin ve zavallıların sırtına
basarak yükselmek veya onların
sırtından sülük gibi emerek
geçinmektir. Bu tür yaşam tarzı olan
kişiler kesinlikle ve hemen “DÜŞKÜN”
çıkarılır.
BEL; İnsan kendi hayvani cinsel
güdülerine hâkim olamadığı zaman her
türlü sapkınlığı yapar. Sapkınlık,
kişiyi toplumsal çürümeye,
ahlâksızlığa götürür. Bunun zıddı
olan, yani insan cinselliği olumlu
anlamda bir üreme aracı olarak
değerlendirdiğinde sonuç yine
toplumsal ve bireysel huzur olur.
Yine insan, doğan çocuğuna gereken
ilgiyi göstermez ise o çocuk
toplumun başına belâ olur, her türlü
zararlı olaya açık duruma gelir.
Demek ki, insan; eline, beline hâkim
olmakla salt hayvani güdülerini
dizginlemiyor; bununla beraber
oluşturduğu aile sistemiyle
kendisinin vesile olduğu çocuğunu da
eğitmiş oluyor. Beline sahip olan
insan topluma faydalı olan, modern,
çağdaş ve uygar bir insandır. Beline
sahip olamayan insan ise aynı bir
hayvana benzer. Aklını hiç
kullanamaz, sadece dürtüleri ile
hareket eder. Bütün kötülüklerde o
tür insanlardan gelir.
DİL; Dil insanlar arasında iletişimi
sağlayan organdır. Bir insan dilini
iyilik için de kullanabilir kötülük
için de. İnsan dilini yalandan,
riyadan, sahtelikten korumalı ve
yalana, sahteliğe alet etmemeli,
yani diline sahip olmalıdır. Duyduğu
olumsuzlukları düzeltmeli, yalandan
kaçmalı, kilit vurmalıdır. Dilini
iyi, güzel insanı ve dolayısıyla
toplumu huzura kavuşturacak şekilde
kullanmalı.
Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli;
“Makalat” adlı kitabında şöyle
sesleniyor insanlığa: "İnsanın üç
iyi dostu vardır. Öldüğünde,
bunlardan biri evde, öbürü yolda
kalır. Üçüncüsü ise kendisiyle
birlikte gider. Evde kalan malı,
yolda kalan dostlarıdır. Kendisiyle
giden ise iyiliğidir."
G.Öz’ün anlatımıyla ; “Bir insan
Eline, Beline, Diline sahip olduğu
müddetçe iyi bir insandır. Eline
sahip olmakla; kendisini her türlü
şiddetten, hırsızlıktan, cinayetten
korumuş olur. Beline sahip olmakla;
çocuğuna iyi bir baba, eşine ise iyi
bir eş olur. Yoksa her türlü hayvani
güdüyü tatmin etmek için ömrünü
geçirir. Diline sahip olan ise
kendisini her türlü yalandan,
sahtelikten korumuş olur. Eğer
insanlık bu ilkeleri asgari bir
şekilde uygulasa her türlü yozluğun
ve yobazlığın sonu gelir.”
Hz.ALİ
Hz. Ali ile ilgili bütün
tarihçiler; O’ nun insan üstü
güçlere sahip mükemmel bir “CAN”
olduğunda hemfikirdir. O’ gerçekten
olağanüstü güçlere sahip DİNBİLİMCİ,
BİLİMCİ, TARİHÇİ, SOSYOLOG,
TOPLUMBİLİMCİ, EĞİTİMÇİ, FELSEFECİ,
DÜŞÜNÜR, YALANI, İFTİRAYI, KOV,
GIYBETİ, FİTNE FESATI KESİNLİKLE
SEVMEYEN, GÜÇSÜZÜN, EZİLENİN,
MAZLUMUN, GARİBANIN, HAKLININ HER
DAİM YANINDA OLAN'dır. KENDİSİ
Aleviler ve Bektaşilerce en kutsal
yerde, Hz. Muhammed’ ten sonra
makamı çok yücedir. Kendisi
ölümsüzdür. Darda kalanın imdadına
yetişir. “MEDET YA ALİ”, “YETİŞ YA
ALİ” , “PİRİM YA ALİ” diye her zaman
, her yerde Ayn-i Cemde çağrılır. O’
Hakikat dünyasında binbir donda
görünür. A.Gölpınarlı ; O’ nu çok
mükemmel bir şekilde tarif etmiştir.
“İnsanlar vardır; yaşarlar, ölürler,
yaşayış sayfasında bir izleri bile
kalmaz, zaman alanında bir sözleri
bile söylenmez. Sanki
doğmamışlardır, sanki
yaşamamışlardır. Bir yıldız aksa göz
alır, bir kuş uçsa kanadının sesi
duyulur, hâlbuki bunlardan ne bir
ses kalır, ne bir nefes. Dünyaya
gelmeselerdi hiç bir şey eksilmezdi,
gelmişlerdir, yer yüzünde hiç bir
fazlalık olmamıştır. Hâlbuki
insanlar vardır, ömürlerini sürüp
bitirirler fakat zaman onlar için
akar, düşünce onların hayatını örer,
inanç onlara bağlanır, düşmanlık
onlara saldırır. Bunların adları
toplumu sürükler, hatıraları
devletler kurar. Bunlar için kan
dökülür, şan alınır. Bunlar için
zulme göğüs gerilir, zulmedilir.Bir
muhitte sevilmezken, bir muhitte
bunlara tapılır. Bunları birisi
yererken, öbürü ölesiye sever.
Tarih, sanki bunların öz mallarıdır,
övülüş, yeriliş, öz hakları. Bunlar
gerçekten yaşamışsalar, insanın
çocukluk devrindeki yalanından
doğmamışlarsa şüphe yok ki, normalin
üstündeki insanlardır;
Peygamberlerdir, erenlerdir,
aşıklardır... “
Gerçektende, bazı insanlar insan
sıfatında bu dünyadan gelip
geçmiştir.Ne varlıkları ne
yoklukları belli olmamıştır. Arada
zalim, acımasız, kalleş, diktatör,
güçsüzü ezen , fakirin ve garibin
sırtından geçinen, insan sıfatında
yöneticilerde gelmiştir ama hepsi
tarih sayfalarında lanetlenmiştir.
Bu dünyaya iyi insanlar, erenler,
proleterler, Hak aşıkları, Veliler,
Nebiler, Yiğitler, Cengaverler,
Erler, Nice Aliler gelmiştir.Ama
içlerinde bir tane ALİ gelmiştir ki!
O’nun yiğitliği, erliği,
cengaverliği, alimliği,
iyilikseverliği daha nice olumlu
özellikleri dillere destan olmuştur.
Ozanın söylediği gibi “Ali çoktur
ama HAYDAR-I KERRAR bulunmaz”. İşte
O’ “HAYDAR-I KERRAR” dır.
BULUNMAZDIR.Daha Hz. Peygamber
sağken o, ölesiye sevilen
öldürülesiye yerilen bir er
olmuştur. Yaşadığı dönemde, daha
kendisi hayattayken mabuduna candan
inanan bu ere Tanrı demek cesaretini
bulanlar çıkmıştır. Bazı kesimler O’
nu kıskanmış , O’ na haksız
iftiralarda bulunmuşlardır. Yine bir
ozanın dile getirdiği gibi; “ALİ
GİBİ ER GELMEDİ CİHANE, O’ na da
buldular binbir bahane”.O’ nun adını
kötüleyenler olduğu gibi, o ad için
binlerce can verenler olmuştur. "Ya
Ali medet" sözü, ümitsize ümit
vermiş, hastalara şifa sunmuş,
ezilenler için kuvvet ve kudret
kaynağı olmuştur.
“ALİ” adı; Emevileride yıktı, yerle
bir etti. Emevilerin acımasız
zulmünü, bu adın sahibinin oğlu
Mazlum İmam Hüseyin’in kanı boğdu.
Abbasoğulları saltanatını ilk yine
bu ad kurdu ama o Abbasileri yine
içten içe gene bu ad yıktı.
Fatimiler bu adla kuruldu, Safeviler
bu adla belirdi, gelişti.
Mezheplerden bahseden kitaplar bu
adla doldu, İslam tarihi bu adla
yazıldı, tasavvuf bu ada dayandı,
İslam felsefesi bu addan hız aldı,
tasavvufi şiir bu adı andı.
İsyanları, bu ad kopardı, ölümü bu
ad hiçe saydı, kalan "ya Ali medet"
dedi, düşen "ya Ali medet" .....
yani hep Ali, Ali, Ali......Dünyanın
direği, kainatın mihenk taşı. O’ nu
karşısına alan yandı kavruldu.Bir
daha adı sanı duyulmadı. O’ nun
yanında yer alanlar; hep yiğit,
mazlum, haklı olarak kaldılar.
Hz. Ali için dünyanın kaderini
değiştiren biri dersek abartmış
olmayız. Gerçek Hz. Ali, bütün
insanlığın kabul ettiği ender
şahsiyetlerden birisidir. Hz. Ali,
düşmanlarının bile yeteneklerini,
cesaretini, bilgeliğini,
fedakârlığını övdüğü bir yüce
kişiliktir. Alevi ve Bektaşilerin
deyimiyle O gerçekten "ALAH’IN
ARSLANI"’dır.
Hz. Ali, yaşamıyla,
düşünceleriyle, eylemleriyle
günümüzde de dara düşenlerin
sığınağı durumundadır. "Yetiş ya
Ali" sözü boşuna söylenmemiştir. Hz.
Ali’nin yolu doğrudur. Bu yol insanı
her türlü tehlikeye karşı korumakta,
“karanlıktan aydınlığa, yokuştan
düzlüğe, zor durumdan rahata”
çıkarmaktadır. Hz. Ali düşünceleri,
felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa
yol göstermeye devam edecek. Dünya
döndükçe, insanlık var oldukça Hz.
Ali de var olacaktır.
ZÜLFİKAR
Zülfikar; Hz. Ali’ nin kutsal
kılıcının adıdır. Sembolik olarak
görülür ama gerçekte haksızların,
ezenlerin yani tüm baskı ve dayatma
sonucu katledenlerin boynuna
indirilmiş bir kılıçtır. ”ZÜLFİKAR”
zulme karşı dik duruştur, sağlam
duruştur, Anadoluda umuttur,
geleceğe güvenle bakabilmektir.
Zorda kalan, darda kalan, haksızlığa
uğrayan, umutla yaşayan ,
aydınlıktan ve çağdaşlıktan yana
olan Alevi ve Bektaşi toplumu için
“ZÜLFİKAR” sonsuz umuttur.
Çocuklarının, torunlarının, gelecek
nesillerinin GÜVEN SEMBOLÜDÜR.
Gönüllerde yaşatılan “ZÜLFİKAR”
Yüreklerde ki isyanın dışa
vurumudur, sadece semboliktir.
Hiçbir Alevi veya Bektaşi kan
dökülmesinden yana değildir. Her
daim BARIŞ tan yanadır. Alevi ve
Bektaşiler hiçbir zaman kanı kanla
yıkamazlar, kanı suyla yıkarlar.
Asılsalar da , kesilseler de hiç
kimseye düşman gözüyle bakmazlar.
Yunus’un sözlerinde ki gibi “
YARADILANI SEV YARADANDAN ÖTÜRÜ”
düsturunu sahiplenirler. Barış
amacıyla ilk eli onlar uzatırlar.
ÜÇLER, BEŞLER, YEDİLER,
ONİKİLER, ONDÖRTLER, ONYEDİLER,
KIRKLAR, DÖRT KAPI, KIRK MAKAM;
Aslında 3’lerin,
5’lerin,7’lerin, 12’lerin,14’lerin,
17’lerin, 40’ların anlatmak istediği
hepsi “İNSANDIR”.Yani İnsanın ta
KENDİSİDİR.
ÜÇLER
Üçler: Hz. Allah, Hz. Muhammed ve
Hz. Ali’dir. Alevi ve Bektaşilerde
üçler çok önemlidir. Bütün Alevi ve
Bektaşiler sıtk ile her an, her
daim, her zaman onları dillerinden,
dualarından, ibadetlerinden eksik
etmezler.
BEŞLER
Beşler: Hz. Muhammed, Hz. Ali, H.
Fatıma, Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin’dir.Beşler; Hane Halkı demek
olup; diğer adı “EHLİBEYT” tir.
Ehlibeyt; Alevi ve Bektaşilerde,
ÖZLEM, SEVGİ, AŞK, HASRET, BAĞLILIK,
SADAKAT, GÜVEN kısacası her şey
demektir. Ehlibeyt’e olan sevgi ve
özlem çok başkadır , onlar için
“YANIP TUTUŞMADIR”. Yüreklerin “KOR”
olmasıdır, yüreklerin “KÖZ”
olmasıdır. Alevi ve Bektaşiler;
Ehlibeyti kalplerinin en derin
dehlizlerinde, damarlarının
çeperlerinde, gönüllerinin tahtında
hissederek yaşarlar.
YEDİLER
YEDİ ÜNLÜ OZAN; Bu yedi ulu ozana
Aleviliği ve Bektaşiliği
teorileştirenler de diyebiliriz. Bu
ozanlar Alevilik felsefesini en iyi
şekilde dile getirmişlerdir. Bu
ozanların şiirleri, söyledikleri
sözler Aleviler için adeta kanun
sayılmıştır. Cemlerde en çok bu
ozanların deyişleri çalınır,
şiirleri okunur. Bu ozanların
şiirleri ve deyişleri günümüzde de
popülerdir. Buradan da anlaşılacağı
üzere bu ozanlar aradan geçen tarihi
silmişler, güncelliğinden hiç bir
şey kaybetmeden günümüzde de
Alevilerin ve Bektaşilerin moral ve
direnme gücü olan şiirleri,
deyişleriyle ölümsüzleştirmişlerdir.
Sanırız bu konuda yanlış bir
anlaşılma mevcut olup; Bazı kimseler
Alevi ve Bektaşi ozanların sayısının
yedi ozan ile sınırlandığını
düşünmekte ve söylemektedirler. Bu
bir yanılgıdır. Alevi ve
Bektaşilerde; şüphesiz ulu
mertebesine gelecek daha nice
binlerce ozanlar var olup bunların
içinde yalnızca bu ozanlar
semboldür. Kimse Alevi ve Bektaşi
ozanların sadece bu yedi ulu ozan
ile sınırlı olduğunu sanmasın. Bu
yedi ulu ozan diğer ozanların
temsilcisi, sözcüsü, sembolü
konumundadırlar.
Şah Hatayi
Pir Sultan Abdal
Kul Himmet
Yemini
Virani
Fuzuli
Yoksuli
ONİKİLER
ONİKİLER; Oniki imamlardır. Oniki
İmamların çoğu Emeviler ve yezitler
tarafından katledilmiştir ama ONLAR;
Alevi ve Bektaşilerin ruhlarında ve
yüreklerinin en derinliklerinde
yaşamaktadırlar. Oniki İmamlar: “
Hz. Ali , İmamı-ı Hasan, İmamı-ı
Hüseyin, İmam-ı Zeynel Abidin,
İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Cafer
Sadık, İmam-ı Musa Kazım, İmam-ı Ali
Rıza, İmam-ı Muhammed Taki, İmam-ı
Aliy’yül Naki, İmam-ı Hasan
el-Askeri, İmam-ı Muhammed Mehdi”
dir.
Ayrıca ; Alevilikte ve Bektaşilikte
Mutlak Uyulması Gerekli ONİKİ ilke;
1- Elini tek tut,
2- Dilini pek tut,
3- Belini berk tut,
4- Gazabını yutucu ol,
5- Sır saklayıcı ol,
6- Ayıp örtücü ol,
7- Aşina sahip ol,
8- Eşine sahip ol,
9- İşine sahip ol,
10-Alın açıklığı,
11-Sofra açıklığı
12- Gönül açıklığı’ dır. Bu ilkelere
uymak “MUTLAK ŞART” tır.Bu kurallara
uyanlar iyi bir insan, “İNSANI
KAMİL” olma yolunda hızla mesafe kat
eder. “EHLİ İNSAN” olur. Uymayanlar
ise ; en kısa sürede yoldan çıkarak
, geri dönülmez bir yola girer ve
toplumdan uzaklaşır.
ONDÖRTLER
ONDÖRTLER; Ondört masumu paklardır.
Bütün Alevi ve Bektaşilerin
gözlerinden yaşlarını eksik
etmediği, Duvazı imamlarda,
mersiyelerde, buyruklarda, ağlayarak
zikrettiği masumu CANLARDIR. 14
Masumu Paklar; Ehlibeyt ve On İki
İmamların çocukları olup küçük
yaşlarda zalimce katledilen on dört
çocuğun adıdır. On dört Masum Pak
“arılığın, saflığın, temizliğin”
sembolüdürler. Onların hepsi “PAK”,
onların hepsi “SAF”, onların hepsi
“MAZLUM” dur. Katledilen masum CAN’
ların ARILIĞI, SAFLIĞI, TEMİZLİĞİ,
Alevi ve Bektaşilerin ruhlarının en
derinliklerinde saklıdır.
Ondört Masum-ı Pakların isimleri ve
şehadetleri:
Muhammed Ekber: Hz. Ali’nin oğludur.
Henüz 40 günlük iken Hz. Ali’yi
Ebubekir’e biat ettirmek için evine
baskın düzenleyen Ömer’in adamı olan
Tahir tarafından kapı Hz. Fatma’nın
üzerine devrilir. Bu esnada Fatma
Ana’nın kucağında bulunan Ekber kapı
altında ezilerek şehit olur.
Abdullah: Hz. Hasan’ın oğludur. Yedi
yaşında iken Muaviye’nin
adamlarından Talha bin Amir
tarafından şehit edilir.
Abdullah: Hz. Hüseyin’in oğludur.
İki yaşında iken Kerbela’da Erzak
Dımışki tarafından şehit edilir.
Kasım: Hz. Hüseyin’in oğludur. Üç
yaşında iken Kerbela’da Hezime Kahl
tarafından şehit edilir.
Ali Asgar: Kerbela kıyımında bir
yaşındaydı. Babası Hz. Hüseyin
tarafından su verilmesi için
Yezid’in askerlerine gösterilir. Bu
esnada İbni Sadi’nin emriyle Harmele
adında bir okçu tarafından şehit
edilir.
Kasım: Zeynel Abidin’in oğludur. Üç
yaşında iken Bekir İbni Ur
tarafından şehit edilmiştir.
Ali Eftan: Beşinci İmam Muhammed
Bakır’ın oğludur. Altı yaşında şehit
edilir.
Abdullah: Altıncı imam Cafer
Sadık’ın oğludur. Üç yaşında İbni
Mercan tarafından şehit edilir.
Yahya Hadi: Altıncı imam Cafer
Sadık’ın oğludur. Üç yaşındayken
Abbasi hükümdarının huzurunda şehit
edilir.
Salih: Yedinci imam Musa Kazım’ın
oğludur. Dört yaşında iken şehit
edilir.
Tayyip: Yedinci imam Musa Kazım’ın
oğludur. Yedi yaşında iken şehit
edilir.
Cafer Tahir: Dokuzuncu imam Muhammed
Taki’nin oğludur. Dört yaşında iken
şehit edilir.
Cafer: Onuncu imam Ali Naki’nin
oğludur. Bir yaşında iken şehit
edilir.
Kasım: Onbirinci imam Hasan
Askeri’nin oğludur. Bir yaşında iken
şehid edilir.
ONYEDİLER
Onyedi Kemerbest; Hz. Muhammed’e,
Hz. Ali’ye, Ehlibeyt’e bağlı kırklar
meclisinin üyeleri arasında bulunan,
Hz. Ali tarafından kemerleri
bağlanmış olan onyedi önderdir.
Onyedi Kemerbest’in çoğu Ehlibeyt
yolu için şehit olmuştur.
Onyedi Kemerbest’in adları:
1. Selmani Farisi
2. Ammar bin Yaser
3. Malik Eşter bin Haris
4. Muhammed bin Ebubekir
5. Veysel Karani
6. Abuzer Gaffari
7. Harrim bin Haris
8. Abdullah bin Yedi-Hazai
9. Abdullah bin Adiel
10. Abu el Hişam
11. Haris Şeyhani
12. Haşim bin Utbe
13. Muhammed bin Abu Hazika
14. Kamber hazretleri
15. Murtefi bin Vezza
16. Said bin Kays
17. Abdullah bin Abbas
KIRKLAR
KIRKLAR: Hz Ali etrafında toplanan
40 kisilik meclistir. Diğer adı;
kırklar meclisidir. “KIRKLAR CEMİ”
ve “KIRKLAR MEYDANI” olarak; Alevi
ve Bektaşilerde kutsal ve efsunlu
bir ortamdır. Kırklar Cemine herkes
alınmaz. Ancak edep erkana uyan veya
yola girmiş “CANLAR” alınır. Kırklar
meydanında “ONİKİ HİZMET EHLİYLE”
birlikte Kırkları temsilen “CANLAR”
katılır ve CEMe katılan Talip
Canlar; Kırkları temsil eder.
DÖRT KAPI KIRK MAKAM
DÖRT KAPI; ŞERİAT,TARİKAT,MARİFET ve
HAKİKAT demektir.Her kapının içinde
ayrıca 10 makam vardır. 4 kapıda ki
makam sayısı toplam 40’tır. 4 kapı
40 makam adı buradan gelmektedir.
1.KAPI; ŞERİAT: Şeriat kapısı Alevi
ve Bektaşilerde olgunlaşma
kapısıdır. Bu kapıdan giren kişi
daha “HAM” dır.Tam
olgunlaşmamıştır.Bu kapıdan giren
için uzun süreçli bir yol
başlamıştır. Bu dönem kişinin her
türlü savrulabileceği yada özünü
çelikleyebileceği bir dönemdir.
Alevi ve Bektaşilerde bekarlık
dönemi olarakta görülen bu dönem
evlilikle birlikte sona erer ve
evlenecek olan gençler; bir Dedeye
ve Mürşide ikrar vererek geri
dönülmez, hatasız bir yola girerler,
yani tarikat kapısından içeri
girerler. Şeriat dönemi ise daha
yola girmemiş, bir Dedeye
bağlanmamış, her türlü hatanın hoş
görülebileceği, gençlerin
kendilerini tanıma dönemidir. Şeriat
kapısı yola girmeden, bir Dedeye ,
Mürşide bağlanmadan bir önce ki
dönemdir. Bu dönemde kişi devamlı
olarak kendi özünü sorgular,
nefsiyle mücadele eder, akli olmak
ve iradeli olabilmek yolunda çaba
sarfeder.Eğer nefsine yenilirse
ERDEMLİ bir insan olabilme yolunda
,daha yolun başında mücadeleyi
kaybeder. Burada ki temel öğreti ;
kişi ne kadar ibadet yaparsa yapsın,
insanlık yolunda hata yaparsa daha
olgunlaşmamıştır ve daha “ÇİĞ”dir.
Sonuçta Şeriat;doğru inanç,doğru
yaşam tarzı demektir.Yaşam tarzıyla
çevresinde sevilen ve takdir edilen
kişi, ikrarını verdiği anda yola
girmiş sayılır ve tarikat kapısından
ilk adımını atar.
2.KAPI; TARİKAT: ELİNE , BELİNE
,DİLİNE SAHİP olunması gereken bir
kapıdır. Girme girme, dönme dönme
kapısıdır, girersen dönme kapısıdır.
Bu kapıdan girdikten sonra geri
dönüş yoktur. Bu kapıdan her CAN ölü
girer. Kendini iyi yetiştirirse
yeniden doğar. Hata yapılmaz bir
yola girer. Eğer Talip Can tarikat
kapısından girdikten sonra yolun
kurallarına uymaz ve çok büyük bir
hata yaparsa, girdiği kapıdan ÖLÜ
olarak, tekrar geri çıkar. Ebediyen
DÜŞKÜN kalır.
Bu kapıdan girdikten sonra nefsini
ıslah edebilen, erdemli ve onurlu
olma yolunda çaba sarfeden kişi
bunun mükafatını çok kısa bir
süreçte görür ve el üstünde tutulan,
itibar gören bir Talip Can olur.
Şeriat döneminde yapabileceği
hatalar hoş görülebilirken, tarikat
kapısından girdikten sonra,artık
erdemli insan olabilmenin yolu
başlar. Talip Canın, bu süreçte
dikkat edeceği en önemli husus,
bilim ve hilim sahibi olmaya kendini
adamalıdır. Bunu yaparken daha evvel
ki, olumsuz huylarını hızla
düzeltmeye çalışmalıdır.Burada en
önemli öğreti bilimdir ve bilimden
gidilmeyen yolun sonu
karanlıktır.Talip canın bilim
öğrenmek için çok emek sarfetmesi
gerekmektedir.Bilim öğrenmeye ve
hilim sahibi olmaya kendini adayan
talip can, bilgi sahibi oldukça,
çevresine de ışığını yaymaya
başlar.Gittikçe daha hoşgörülü, daha
mütevazi, daha sabırlı olmaya
başlar. Bu yol onu doğruya ulaştırır
ve öğrendikçe İlmin başının sabır
olduğunu kavrar.
Sonuçta; bu öğretiler ve sabır onu
çevresinde saygı ve ilgi gören bir
kişi konumuna yüceltir.Ayrıca talip
can tarikata hizmet etmek ve 12
hizmeti de en kısa zamanda öğrenmek
için çabalar ve 12 hizmetle beraber,
diğer bütün kuralları da öğrenir.
3.KAPI; MARİFET: Tarikat kapısından
büyük bir başarıyla geçen talip can,
Marifet kapısına adımını atar.
Marifet kapısı; Talip Canın yaptığı
her işi büyük bir olgunluk ve
dürüstlükle yapmasından geçer. Artık
olgunluk dönemine ulaşmış olan Talip
Can, çevresinde el üstünde tutulan
erdemli bir kişi olup, marifet ehli
olmaya hak kazanmıştır.
4.KAPI;HAKİKAT: En son kapı Hakikat
kapısı olup,bu kapıdan herkes
geçemez. Bu kapıdan geçmek çok büyük
meziyetler gerektirir. Bu kapıdan
geçebilmek için bütün olumlu
meziyetlerin oluşmuş olması gerekir.
Bu kapı, o kadar kutsaldır ki! ancak
keramet ehli Ulular bu kapıdan
geçebilir. Hakikat kapısından
geçebilmenin en büyük öğretisi, Hak
ile Hak olabilmektir. Hak’ı özünün
derinliklerinde hissedebilmektir.
Hakikat kapısına ulaşmaya nail olmuş
Pir, Mürşid, Dede; eğer gerçekten
hakikata erebilmişse, artık bütün
dünyevi kaygıları aşıp, Allah ile
arasında ki sırra ulaşmıştır. Özünde
Hak’la Hak olmuş ve Hilim sahibi ve
Bilim sahibi olmak mertebesine de
erişmiştir. Hilim sahibi olamayan
kişi ise, eğitimlide olsa Ehli Kamil
olamaz. Demek ki! Sadece okumakla
Hakikat kapısından geçilemez. Sadece
okumakla insan olunamaz. Kamil insan
olunabilmenin en büyük şartı;
kişinin kendi özünü eğitmesi, özünü,
her daim sorgulaması ve
arındırmasıdır. Bu arındırma sadece
okumakla, gelenek, görenekle olmaz.
Kişi mutlaka her gün, her saat, her
dakika, her saniye kendi nefsini
sorgulamalı, kendi özünü DAR’a
çekmeli, nefsini ıslah etmeli,
içinde ki cevheri, deşifre
etmelidir.
Nefsini ıslah edebilen insan kamil
insandır, iyilik severdir,
hoşgörülüdür, sabırlıdır,
metanetlidir, kötü söylemez, dedi
kodu yapmaz, yalan, iftira atmaz,
kov, kıybet bilmez, mazlumun hakkına
el uzatmaz, gördüğünü örter,
görmediğini söylemez, kimseye kem
gözle bakmaz, her zaman iyiliksever,
yardımsever olur, mazlumun hakkını
korur.
İKİ CİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA
SULTAN
VELİ BABA SULTAN; En büyük Anadolu
Erenlerindendir. Türbesinin
bulunduğu Dergah;Isparta ili
Senirkent ilçesi ne bağlı “ULUĞBEY
TOPRAKLARI”n dadır. Dergahı çok
büyük “KUTUP DERGAH” tır ve Dergahta
dünyada sadece üç yerde bulunan
YEŞİL EŞİK mevcuttur. Yaşadığı
dönemde, kendisini tamamen bilim ve
hilim sahibi olmaya adamıştır.
Bilime, okumaya, eğitime çok önem
vermiştir. Ayrıca Hilim konusunda da
kendisini mükemmel bir şekilde
yetiştirmiştir. “HİLİM”; tevazulu
olmak, alçakgönüllü olmak, sabırlı
olmak, merhametli olmak, mütevazi
olmak, dürüst olmak, kalp kırmamak,
kötü konuşmamak, saygılı olmak,
sevgili olmak, iyilik sahibi olmak,
ezilenin, zayıfın, fakirin, garibin,
zavallının ve güçsüzün haklarını
korumak,onlara sahip çıkmaktır.
Veli Baba Sultan’ın en büyük
öğretisinde; insan-ı kamile
ulaşabilmek için sıkı bir iç
disiplin gerekmektedir. İnsan-ı
kamil olabilmenin en büyük yolu
kişinin kendi özünü eğitmesinden
geçmektedir. Bunun için kişinin önce
Mürşid, Pir, Rehber, Dede huzurunda
ikrar vererek Dört Kapı Kırk
Makamdan geçmesi gerekir. Ikrar
veren talip Can için geri dönülmez
zor bir süreç başlamıştır. Bu yola
giren talip bilgi düzeyini artırıp
yolun kurallarını yerine getirdikçe
yükselir. Öğrenmenin hiçbir zaman
sonu yoktur. Bu öğrenme aşkı
ebediyen devam eder.(4 kapı şeriat,
tarikat, marifet ve hakikatten
oluşur. Talip canlar,bu dört kapıdan
geçmek için kendi iç disiplinlerini
kontrol altında tutarlar. Bunun
manevi hazzını her daim tadarlar.
özünün derinliklerinde
hissedebilmektir.)
İşte Veli Baba Sultan’ da, bu
erdemlere küçük yaşlarda erişmiş en
büyük Velilerden biridir. Hatta en
büyüğüdür.Veli Baba Sultan’ın
anlayışına göre; Hilim sahibi
olamayan kişi, ne kadar bilim sahibi
olursa olsun, Velilik mertebesine
ulaşamaz. Bu felsefesede bize şu
gerçekleri göstermiştir ki! ”sadece
okumakla kamil bir insan olunamaz.”
Veli Baba Sultan’ ın felsefesi ve
öğretisi, onurluluk ve erdemlilik
üzerine kuruludur. Kendisini de bu
düstur üzerine yetiştirmiştir.
Kendisi küçük yaştan itibaren dedesi
Veliyittin Gazi ve Hüseyin Veli
Dede’den ders almış olup, dergahta
bulunan diğer dervişlerin yanında
yetişmiştir. Önce babasını
kaybetmiş,daha sonra dedesi de
hak’ka kavuştuktan sonra kendisini
kırk gün çilehaneye kapatmıştır.
Çilehanede kendi nefsini
arındırıp,sır olarak,çilehanenin üst
bölümünden şimdi ki Veli Baba
Dergahına ulaşmıştır. Gençliğinde ve
yaşlılığında kendisini, yanında
yetiştirdiği talipleri, dervişleri,
rehberleri, dedeleri eğitmeye
adamıştır.
Veli Baba Sultan dergahı ilk
kurulduğunda,dervişlerin yatıp
kalktığı,ibadet yaptığı, eğitildiği
bir kurum olarak hizmete
açılmıştır.Veli Baba Sultan hep
aydınlıktan ve aydınlanmadan yana
olmuştur.Çevresine yaydığı eğitim ve
kültür ışığıyla Akdeniz ahalisinde
ve Anadolu’da aydın ve bilge
konumuna ulaşmıştır.
Yazmış
olduğu,şiirler,nefesler,deyişler
günümüzde de çoğu ozanlarca
bilinmekte olup,her daim
söylenmektedir.
İşte burada
yetiştirilen,dervişler,rehberler,dedeler
ve Veli Baba Sultan’ın çevresine
yaydığı aydınlanma ve çağdaşlık
ışığı nedeniyle;Isparta ili,
Senirkent ilçesi, “ULUĞBEY”
kasabasının ilk adının “Işıklar
Köyü” olduğu bilinmektedir. Bu da
Veli Baba Sultan’ın bizzat eğitime,
bilgi donatısına ve emeğe ne kadar
değer verdiğini göstermektedir. Daha
sonra ki yıllarda dergahta ve bu
topraklarda yetişen ozanlar,
zakirler,aşıklar nedeniyle,
kasabanın adı “Aşıklar Köyü” olarak
kayıtlara geçmiştir. İşte Veli Baba
Sultan düsturuyla harmanlanan, bu
toprakların yetiştirdiği Uluğbey’in
çok değerli evlatları, yetiştiği
felsefenin özüne sadık kalarak,
gittiği her yerde yaşayan herkesi
insan olarak görmüştür
Kısa olarak Veli Baba Sultan’ın
seceresini özetlersek;
HZ.Ali Efendimizin Hak’ka
yürüyüşünden sonra,ehlibeyt ve
ehlibeyt dostlarına yapılan
saldırılar ve katliamlar devam
etmiştir. Emevi ve Abbasi
baskılarından kaçan Oniki imamların
bazıları ve onların nesilleri
Horasan’da Meşhed,Irak’ta Necef ve
İran’ın iç bölgelerine kadar
dağılmışlardır.
Gittiği yerlerde felsefeleriyle,
insan sevgisi ve hümanizmle kendini
sevdiren bu güzel erenler, yinede
zulme uğramasına rağmen gittiği
yerlere kadar kovalanmış,içlerinde
sağ kalanların çocukları,bazı Türk
beyleriyle evlilik yapmışlardır.
İşte bu evliliklerden doğan ve
ehlibeyt ve oniki imam sevgisiyle
yeşeren tomurcuklar, Anadoluya kök
salmıştır. 8.yüzyıldan sonra
Anadoluya gelen Türk beyleri,
kasabamızın kurulduğu şimdi ki
adıyla Isparta ili hudutları içinde
ki “ULUĞBEY” topraklarına
yerleşmişlerdir. Örnek olarak; Veli
Baba Sultan’ ın atalarından Hasan
Gazi burada şehit olmuştur ve bizim
topraklarımızda yatmaktadır.
İmam Cafer Efendimizin ümmetinden
Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi
Malatya’da Saraskerlik yapmış
olup,Hasan Gazi’nin ağabeyidir. Veli
Baba Sultan Hasan Gazinin on
göbekten torunu olup,Bedri Noyan
Dede Baba’nın menakıbnamesinde;
Hasan Gazi’nin oğlu Hüseyin Gazi
Paşa olup, onun evladı Ali
Zahit,onun evladı Zeyd Şehit, onun
evladı Cafer Sadık, onun evladı Uzun
Er, onun evladı Caferi Küllü Battal,
onun evladı Hüseyin Gazi, onun
evladı Zeydi şehid, Onun evladı
Caferi Sadık, onun evladı Yalıncak
Babadır ve yatırı Araplar
mezarlığındadır. Onun evladı
Veliyittin Gazi olup Türbe
içindedir. Onun evladı Hüseyin Veli
Dede’dir. Hüseyin Veli Dede
Cezayir’de savaşırken şehit
olmuştur. Türbesi Cezayir’de dir.
İki Cihan Hazinedarı Seyit Veli Baba
Sultan; Hüseyin Veli Dede’nin en
sevgili evladıdır.Kerametleri
Anadolunun dört bir yanına
yayılmıştır.
En önemli kerameti bir güveç pilav,
bir torba saman ve bir tas arpa ile
4. Murat döneminde, Mürteza Zor
Paşa’nın ordusunu doyurmasıdır.
Şöyle ki! bin altı yüz otuz yılında;
Bağdat seferine çıkan Paşa, Uluborlu
ovasında konaklamak ister. Fakat
Uluborlu ahalisi, fakir olduğunu
orduyu doyuracak güçleri olmadığını,
ancak! Uluköy’de Veli Baba Sultan’ın
orduyu doyurabileceğini söylerler.
Veli Baba Sultan’da, kendisine
durumu ileten Paşanın gönderdiği
yaverlerine, ’Ne kadar
askeriniz,komutanınız ve atınız
varsa doyurmaya, ağırlamaya
hazırım’der.Paşa memnun bir şekilde
ordusunun ağırlanması için akşam
olmadan yaverlerini erzakların
alınması için gönderir.Bakarlar
ki!bir güveç pilav,bir torba saman
ve bir tas arpadan başka bir şey
yoktur.Hayal kırıklığına uğrayan
yaverleri Veli Baba Sultan’a sert
bir şekilde çıkışırlar. Veli Baba
Sultan’da Hak’kın iziyle orduyu
doyuracağını beyan edip ,hemen
götürmelerini ve yedirmelerini
söyler.Hiç bitmeyen pilav, arpa ve
samanı gören yaverler utanarak
gelip,özür dileyerek Veli Baba
Sultan’a niyaz ederler .Bu
evliyalığa ve iyiliğe karşı,Mürteza
Zor Paşa’nın emriyle şimdi ki Türbe
ve Külliyenin yapımına başlanır.
Veli Baba Sultan; küçük yaşta
ehlibeyt ve oniki imam sevgisiyle
yoğrulmuştur. Dervişlik ve Velilik
mertebelerinden sonra,kendisini
tamamen ibadete vererek,kırk gün
çilehaneye kapanmıştır.Hak ile hak
olup keramete erişmiştir.yaşadığı
dönemde çevresinde sevilen ve
sayılan,hoşgörülü,sabırlı,diğer
inançlara saygılı olup,insanlık
çizgisinde bütün toplumu
kucaklaşmıştır.Eline,beline,diline
düsturunu sonuna kadar
savunmuştur.Bilgiden korkanlara
karşı savaş açmıştır.Tüm bilgisini
etrafına yaymıştır.Hak gözüyle
bakmayan körleri uyarmıştır.Her
zaman barıştan ve kardeşlikten yana
olmuştur.Kendisi en büyük
Pir’lerdendir. Isparta ili-Senirkent
ilçesine bağlı Uluğbey’in şimdiki
potansiyeline ulaşmasına nail
olmuştur.
Ehlibeyte yapılan haksızlıklara
rağmen, bizim felsefemiz hep
barıştan yana olmuştur. Çizgimiz,her
zaman laiklikten,
demokratikleşmekten ve çağdaşlıktan
yana olmuştur. Uluğbey Halkı ;
Atatürk Devrimlerinden ve
Cumhuriyetten en fazla faydalanan
kesimdir. Yaşam biçimi olarak
Cumhuriyet’i fazlasıyla
Sahiplenmiştir. Eğitime çok önem
vermiştir. İmece usulü büyük
emeklerle yapılan okulun girişine,
büyük punto kabartma ve oyma
yazılarla;
TUT ELİMDEN GERİ KALDIM,
GÜCÜMLE KABEMİ ALDIM.; ve,
SENİ OTUZ GÜNDE YAPTIK
KAÇIYORDUN ALIP KAPTIK
BİZİ KURTAR NUR OCAĞI
KABEMİZSİN SANA TAPTIK. diye
yazılmıştır.
Bu da göstermektedir ki! İKİ CİHAN
HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN’ın
felsefesi ve öğretisiyle yetişen
Uluğbey halkı ; her zaman aydınlık,
bilime değer veren ve evlatlarını
okutmak için her türlü fedakarlığı
yapmaya hazır bir toplum olmuştur ve
bundan sonra da ebediye kadar aynı
bilinçle evlatlarını okutmaya devam
edeceklerdir. “ULUĞBEY HALKI”;
gerçekten bilime ne kadar değer
verdiğini kanıtlamıştır. Yirmi
birinci yüzyılda, üniversitelerden
mezun sayısı 1000’in üzerindedir.Bu
toprakların yetiştirdiği
BilimAdamları, Valiler, Profesörler,
Doçentler, Doktorlar, Mühendisler,
Mimarlar, Avukatlar, Öğretmenler,
Subaylar ve daha niceleri,
Anadolu’nun dört bir yanında ve yurt
dışında, mesleklerini büyük bir
başarı ile ve dürüstçe icra
etmektedirler.Tüm“VELİ BABA
SULTAN”lı HEMŞEHRİLERİME ;
Mesleklerinde ve yaşamlarında sonsuz
başarılar diliyor ve her zaman
olduğu gibi, hiçbir zaman
“SAVRULMAYAN” , “DURUŞU” daim ve
sağlam olan, her zaman “DİK DURAN”,
“EĞİLİP BÜKÜLMEYEN”, “EZİLENİN”
yanında olan , “ZAYIFLARIN” ve
“GÜÇSÜZLERİN” sırtından geçinmeyen,
“HAKLININ” yanında olan,
“CUMHURİYETE” ve “LAİKLİĞE” sahip
çıkan, “ONURLU”, “ERDEMLİ” ve BARIŞ,
EMEK, ÖZGÜRLÜK” için mücadele eden,
en önemlisi; “EMEĞE SAYGI” duyan,
“EMEKTEN YANA TAVIR SERGİLEYEN”,
“EMEKÇİYE” sahip çıkan yeni nesiller
yetiştirmesini canı gönülden
diliyorum. “VELİ BABA SULTAN”
felsefesinin en derin sıcaklığıyla
hepinizi yürekten kucaklıyorum.
HOŞÇAKALIN. Veli TÜRKARSLAN/Maden Mühendisi-MARMARİS.
KAYNAK: İ. Kaygusuz - S. Kalender -
A. Gölpınarlı - V. Atila - G. Öz
|